İstasyon İnsanları

>> 29 Şubat 2008

Söz Müzik Teoman dinliyorum. Bugün elime geçti. Bu konuda biraz aksi bir insanım. Şarkı kimin olursa olsun, ilk kimden duyduysam onun söyleyişini seviyorum-genelde. Elbette bazı istisnalar var. Mesela Yaşar’ı pek dinlememem rağmen Ebruli’yi söyleyişini çok sevdim. Ya da Levent Yüksel’in tekrar söylediği Ya Sonra’yı. Teoman’ı ise eskiden çok dinlerdim ama uzun zamandır sevmiyorum yaptığı şarkıları. Bu son albüm, nasıl desem, biraz değişik olmuş. Yani Teoman aslında ama aynı zamanda değil de. Birkaç kez daha dinleyip kesin kararımı veririm :) En çok neyi beğendin derseniz, Emre Aydın’ın söylediği Sürpriz’i beğendim, şimdilik.

Read more...

Güzel bir gün ve bir sobe

>> 15 Şubat 2008

Peşin not: Bu yazı 14 Şubat Perşembe günü yazılmış ancak 15 Şubat günü yayınlanmıştır :)

Uzun zamandır geçirdiğim en güzel günlerden birisiydi bugün.

İlk önce, sabah, bir arkadaşımın bebek beklediğini öğrendim :) Mutlu oldum, sevindim.

Daha sonra şahane iki insanla tanıştım. Ada ve annesi :) Benim ilk blogger buluşmamdı. Aslında Salı günü görüşecektik ama çok sevgili(!) bir bankamızın çok saygılı(!) bir çalışanının, daha önce onlarca kez yaptığım bir işlemi “Yapamayız efendim bu işlemi, üzgünüm” demesi sebebiyle ve o işlemin o gün mutlaka yapılması zorunluluğundan benim saatlerimi bankada geçirmem gerekti ve buluşmamızı bugüne ertelemek zorunda kaldık. Kısa bir zaman da olsa çok keyifli sohbetler ettik :) Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım doğrusu. Hele Ada o kadar şirin bir çocuk ki (Maşallahları duyalım :) ) Ah bir de, az daha zorlasak akraba çıkacakmışız gibi bir hisse kapıldım ben :) Daha öğretmenler odasına girer girmez orada olduğunu fark ettiğim çok eski bir tanıdık (okullarında ziyaret ettim de kendilerini :) ), hemen ardından da neredeyse komşu olacak kadar yakın yerlerde oturduğumuzu fark ettik. Yollarda nasıl karşılaşmamışız, hayret :)

Dönüşte de, hava o kadar güzeldi ki; bahardan kalma gibi, uzun bir yürüyüş yaptım eve kadar. Çok iyi geldi. Şimdi siz söyleyin, gün güzel mi değil mi?

Gelelim sobemize. Eray sobelemiş beni. Konumuz, “Olmasını istediğim mantıklı ve mantıksız şeyler” ve bir de “Dünyaya bir daha gelsem…”

Ben yazayım da istediklerimi, hangileri mantıklı hangileri mantıksız sonra hep beraber karar veririz :)

  1. Zamanı durdurma yeteneği: Hani bazı anlar olur da karşınızdakine söylemek istediklerini söyleyemezsiniz, ben çok yaşarım böyle anları. Birisine kızsam yüzüne söyleyemem mesela neden kızdığımı/kırıldığımı. Böyle bir gücüm olsa, zamanı durdursam, yüzüne söylesem, bağırsam, çağırsam ama o duymasa. Sonra kaldığımız yerden devam etsek olmaz mı? :)
  2. Aynı anda birkaç yerde bulunabilmek: Mesela bir tane ben uyusam, bir diğeri derse girip not tutsa, bir başkası ders çalışsa, biri sokaklarda dolaşsa,vs… Güzel olurdu.
  3. Kendime ait bir yerim olsun: Küçük bir cafe, dinlendiren müzikler, kahve ve kurabiye :) Kurabiyeleri ben yapayım, kahveleri yapanı elbet buluruz.
  4. Fizik dersini geçmek: Al işte, mantıklı görünüp de mantıksızın önde gideni bu! Nefret ediyorum, çalış(a)mıyorum ve kalıyorum. Var mı bana oturup elektrik devrelerini, akımları falan anlatacak? Hadi bi el atın da, geçeyim şu dersi okul uzamasın :)
  5. Esroşla internette kendimize ev bakıp bakıp hevesleneceğimize gerçekten kendim(iz)e ait bir evin olması. Kapımı kapatıp rahatça dinlenebileceğim, salonunda sızıp mutfağında ders çalışabileceğim, balkonunda kahve içebileceğim mümkünse 3. kat bir ev. Girişlerde oturmaya korkuyoruz da :)
  6. Geçmişte, farklı dönemlerde geçirilecek birer gün. Mesela bir günü Osmanlı Sarayı’nın harem dairesinde geçirip entrikaları yerinde canlı canlı izlemek, saray merdivenlerinden kabarık eteklerimi uçlarına basmamak için hafifçe kaldırarak yürümek; bir başka günü Cumhuriyet’in ilk yıllarında balolarda geçirmek; bir gün İngiltere kraliyet ailesinden olmak…
  7. Çocukluğuma birkaç öğüt verebilmek. Aynı hatalara düşmesin tekrar diye.
  8. Güzel bir sese sahip olup şarkı söyleyebilmek. En önde sevdiklerimin ve tanıdıklarımın olduğu bir salonda süper şahane bir konser vermek :)
  9. Veee, Levent Yüksel’le düet yapabilmek :)
  10. 5 yıl öncesine gidip üniversiteyi baştan okumak. Bütün dersleri hatırlıyor olacağıma göre kesin AA ile geçerdim hepsini :)
  11. Lost’un sonunu öğrenmek :) ve böylece bu hafta ne olacak diye heyecanlanmamak :)

Ve son olarak, dünyaya bir daha gelirsem erkek olarak gelirim (Annemin lafı bu da, ev işlerinden yorulduğu ve bunaldığı zamanlarda kullanır :) ). Şaka bir yana, dünyaya bir daha gelirsem eğer adımla sanımla anılacak bir şey yapmak isterdim. Öyle ki, adım geçtiğinde Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na kadar herkes kim olduğumu bilsin. Nobel ödülü olur, buluş olur. Oscar olur hatta onlarca Grammy de olur orasını ben bilmem artık :)

Demek ki, böyle bir sobe gelse de yazsam diye bekliyormuşum ben. Ne çok yazmışım :) Sobelenmeyen kaldı mı bilmiyorum. Okuyan herkese sobe o zaman :)


Read more...

Abla, ıspanak vereyim mi?

>> 11 Şubat 2008

Ben hiç yalnız pazara gittiğimi hatırlamıyorum. Gittiğim zamanlarda annemle gittim. O nedenle de pazarcılar hiç bana hitap etmiyormuş gibi geldi. Geçen Cuma günü göz doktoruna gittikten sonra Ulus Pazarı’na ineyim dedim. Hani aylağım ya, hani evden çıktım ya, gezeyim. Yolumun üstünde indirimde olan bir alışveriş merkezi vardı. Girdim, kendime staj kıyafeti bakayım diye. Yıllar yılı kot pantolonunu ve spor ayakkabısını kendine forma edinmiş bir insan olarak, giyecek öyle pek fazla resmi kıyafetim yoktu. Çok güzel pantolonlar ve ayakkabılar vardı. Ancak ben, gözümdeki damlaları (bkz: göz muayenesi) unutma hatasında bulunduğum için elimi attığım her ayakkabının altında ne numarasını ne de etiketini okuyabildim. Uzağı görebiliyorum ama yakını göremiyordum damlalar yüzünden. Neyse dedim çıktım. Pazarda da şöyle bir dolaştıktan sonra artık eve gitme vakti geldiğini yorgunluktan bayılma noktasında geldiğimde anladım :) Bilenler bilir, Ulus Pazarı sadece kıyafet (ihraç fazlası ve korsan ) satılan bir yerdir. Çıkışında ise meyve-sebze tezgahları kurmuşlar hani belki alan olur diye. Benim de pazarda en sevdiğim marul-maydanoz tezgahlarıdır. Meyveyi ve sebzeyi pazardan almayı severim ben. Annemlerle eve alırken de böyleydi, yalnız yaşarken kendime aldığım zamanlarda da. Pazarda daha tazeymiş gibi gelir. Bir de gide gele satıcılarla tanışınca getirdiklerinin iyisini alırsınız. Mesela bir Hasan Abi’miz var bizim, güzel değilse meyvesi vermez. Mutlaka tattırır, öyle satar. Eğer bize tartarken başkası gelmişse önce onun işini halleder, bize sonradan verir. Arkadaki kasalardan iyilerini ayıklar. Neyse, yine böyle uzaktan şahane yeşil görünen bir tezgaha yaklaştım ki marul alayım. Tam yanına giderken adam demesin mi “Abla, ıspanak vereyim mi? Çok taze bak!”. Adamın bana abla dediğine mi yanayım, marul sandıklarımın aslında ıspanak olduklarına mı bilemedim. Hadi ıspanakları geçtim, hep anneme abla derdi pazarcılar. Ben hep kardeşleri olmuştum. “Al kardeşim, buyur”

Pazar demişken; eskiden bir arkadaşım vardı. Nedendir bilinmez, kendisini olduğundan farklı göstermeye bayılırdı. Bir gün muhabbetin bir yerinde “yarma” lafı geçmişti. Bu arkadaş da, “Bak şimdi, aklıma şeftali geldi yarma deyince. Ne alaka ki?” demişti. Ben de ona “E pazarda öyle satıyorlar ya” demiştim. Hemen terslenmişti, “Benim annem pazara gitmez. Biz her şeyimizi marketten alırız” diye. Peki dedim sustum. Ertesi gün perşembeydi ve bizim evimize yakın bir semtte Perşembe Pazarı kurulurdu o günlerde. Akşamüstü annem işten çıkınca pazara gitmiştik. Tesadüf bu ya, tam da şeftali alırken annesini gördüm. Annem de annesini tanıyordu, ayaküstü sohbet ettik. Ertesi gün “Anneni gördüm dün” dedim, “Biliyorum” dedi ama başını önüne eğmişti. Sanırım annesi söylemişti karşılaştığımızı. Bu tarz davranışlarının nedenini çözemedim hiçbir zaman. Mesele o zamanlar yeni ünlü olmuş birisinin, İstanbul’da yaşayan abisi olduğunu söylerdi. Oysa hepimiz bilirdik onun sadece 1 ablası olduğunu. Ve bu tarz başka şeyler… çocukluktan herhalde.

Haftanın sorusu : Bizim evde tüplerin, tüpçülerin kapalı olduğu pazar günleri bitmesinin sebebi nedir? Üstelik ikisinin birden...

Merak edenler için not: Tuna, yavru ineği görünce kucağına alamayacağını anlamış tabi haliyle :) Üstelik ineğe de Tuna adı verilmiş, eniştemin kendi yeğeninin de ismi Tuna olduğu için. Tuna, ineği sevmiş o da onun elini yalamış. Eve döndüğünde saatlerce anlattı "Tuna inek benim elimi yedi" diye. Eniştemin yanından ayrılırken de, ben şimdi gidiyorum, büyük araba alıp geleceğim ineği götürmek için" demiş. Şimdi de Çorlu'da evinde. Gördüğü herkese, özellikle de amcalarına, ineği anlatıp duruyormuş :)

Bir not daha: Linklerimi toparlıyorum yeniden. Ama nedense bir yere kaydetmediğim için eskisini, biraz uzun sürüyor böylesi. Unutursam affola...

Read more...

>> 03 Şubat 2008

Bu aralar yazı yazmasını beceremiyorum. Sizleri de saçma sapan yazılar okumaya mahkum etmek istemiyorum. Bilgisayarın başına oturuyorum yazmak için, ama o kadar çok saçmalıyorum ki; içim elvermiyor yayınlamaya :)

Tuna burada, bol bol kuduruyoruz. Kreşte öğrendiği şarkıları söylüyoruz beraber. Eniştemin çiftliğine yumuşak ineklere bakmaya gidiyoruz. Tuna inekleri ilk gördüğünde, bir tanesi hamileydi. Karnını ellemiş ve ona yumuşak inek adını takmış. Şimdi ineğin yavrusu doğdu, onun bebekler kadar küçük olacağını zannediyor ve yarın sabah onu kucağına alacak olmanın hayalini kuruyor :) Bozmuyoruz biz de, varsın kendi görsün diye. Beraber oturup Baby TV izliyoruz. Susam Sokağı’nı özlüyorum ya ben bazen, onun kadar olmasa da çok güzel eğitici programlar varmış. Ama bizim Baby TV’miz 1 saat sonra bozuluyor. Aman Tuna duymasın :) 1 saatten fazla izlemesi yasak. Pazara gittik bugün onunla. Bütün tezgahları tek tek dolaştı. “Abicim bu kaça?”, “Domates kaç para?” dedi durdu. En son turpların önünde yakaladık, satan adama “Karpuz ne kadar?” diye soruyordu :)

Tuna son kez cips yerken. Artık bizim çevremizdeki tüm cipslerin son kullanma tarihi geçti de :)


Tatilimi yarıladım. Ne kadar çabuk geçti zaman, anlamadım bile. Bazı okulların başvuruları başlamış. Yaptık biz de, bakalım. Hayırlısı.

“Olasılıksız”i bitirdim. Ve itiraf ediyorum, ite-kaka, zorla bitti resmen. Bana hiç de sürükleyici bir kitapmış gibi gelmedi. O nedenle pek öneremiyorum maalesef.

Linklerim gitti şablonu değiştirince. Bir süre link eklemeyi düşünmüyorum, en azından linkleri bir düzene sokup şablonuma alışıncaya kadar.

Ah bir de, unutuyordum, Lost başladı sahi :) Pek mutlu oldum...

Read more...

About This Blog

Lorem Ipsum

  © Blogger templates Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP